KENDİNDEN HABERSİZ KALMA

KENDİNDEN HABERSİZ KALMA
(Spotify Podcast'te sesimden dinlemek için başlığı tıklayabilirsiniz.)

“En değerli varlığınız nedir?” diye sorsalar şüphesiz “itibar” yanıtını vermeyecek insan
yok gibidir. Kurumlara özgü de değil sadece, itibar bireyden başladığından kişiler için de
aynı durum geçerlidir. İtibarla eş anlamlı tutulan ve ilişkilerin temelini oluşturan “güven”,
ister kurumsal ister bireysel olsun ilişkilerin kalitesini, derinliğini ve sonucunu belirleyerek ağırlığını hissettirir. Sürdürülebilirlik kapsamında her daim tercih edilme nedenidir.

Post truth (hakikat ötesi) dönemin “yalan” sözcüğüne karşılık geldiği günümüzde, güvene dayalı ilişki geliştirmek de dönemin getirdiği olumsuzluklardan nasibini alıyor elbette.
2016 yılında Oxford Sözlükleri’nin “Yılın Sözcüğü” olarak duyurduğu “post truth” kavramı uzun uzun tartışıladursun, yalanın ortaya atıldığı andan itibaren yalan olduğunun değil de doğru olduğunun ispatlanmaya çalışıldığı veya yalan söylediği açığa çıkanların hakikati
dile getirmiş gibi davrandığı bir çağda hakikatin yanında durmak paha biçilmez oluyor.

İnsanlığı iyiden iyiye derin bir vasatlığın içine çeken bu fasit daireden çıkış da hakikatin yanında duranların artmasıyla hız kazanacaktır. Nitekim teknolojiyle birlikte bilgiye erişimin hızlanması ve şeffaflık, hakikatin de gecikmeden ortaya çıkmasını sağlıyor. 

Ancak mesele, ortaya çıkmasında değil; böylesine bir yalan dünyanın pompalandığı zihinlerin, ortaya çıkanın “hakikat” olduğunu görebilmesinde… Hele de eğitimin yetersiz kaldığı toplumlarda… Aksini hiç düşünmeyelim bile; zira yalancılığın norm haline gelmesi,
bir toplumu çökertir.

Nitekim “hyper-realistic face masks | hiper gerçekçi maskelerin” yanı sıra “deepfake” videolarla, seslerin birebir taklit edilerek kötü amaçla kullanıldığı bir yapay zeka döneminden geçiyoruz. 

Yüz tanımalar, sesli tanıma sistemleri derken insanoğlunun teknolojiyi ne amaçla geliştirip kullandığı da son derece önemli. İyi yazılımlar iyiliğe, kötü yazılımlarsa şüphesiz böyle kötülüğe hizmet edecek.

Geçtiğimiz aylarda Wall Street Journal gazetesi yayımladığı bir haberinde; sahte ses teknolojisini kullanan dolandırıcıların bir firma CEO’sunun sesini taklit ederek, aynı firmanın müdürünü 243 bin dolar transfer etmeye ikna ettiklerini ortaya koydu. Anlaşılan sese veya videolara sorgusuz sualsiz “güven” devri de sona eriyor.

Bu tarz yapay zeka temelli hilelerin yaygınlaşmasını engelleyecek yasal prosedürlerin önemi aşikâr ancak insan faktörünün olduğu bir dünyada yaygınlaşmaması ne kadar mümkün olabilir? Tabiri yerindeyse hakikat ötesi dönemde “işlerine gelmeyen hiçbir şeye” inanmayan insanlar, bu yazılımlarla gözleriyle gördüklerine de mi inanmayacaklar acaba?

Post truth gerçeği ile asıl o zaman mı yüz yüze geleceğiz ve dünya bambaşka bir zihniyete, evreye mi geçecek? diye düşünürken, bunu kestirebilmek için yaşadığımız mevcut dünya düzeninde “insanı” ve yapabileceklerini, keza şimdiye dek yaptıklarını görebilmek yeterli. Belki de insan doğasını sil baştan yeniden tasarlamak gerekiyor.

Dolayısıyla içinde bulunduğumuz böyle bir dönemde “itibar” günden güne daha da kıymetleniyor. Bir disiplin değil bir felsefe olarak ele alınması gereken ve bireylerden başlayan itibar, bireyin önce “kendisini bilmesi” ile karşımıza çıkıyor.

Kişinin önce kendisiyle ilişki kurmasından, kendisiyle diyalog içine girmesinden,
kendisini iyi anlamasından, kısaca kendisi olabilmek için çabalamasından başlıyor.

Latince de bir deyiş vardır: “Esse quam videri” yani görünmektense olmak. Bir şeymiş gibi görünmek için çırpınmak yerine o şeyi olmaya çalışmayı öğütler. Ancak şüphesiz ki dönem itibarıyla çağın mottosu tam tersine; “olmak”tan ziyade “görünmek” üzerine kurulu…

“Sahicilik”ten uzaklaştıkça cehalet de sahte bilim de inanılmaz hızla organize olup yayılıyor. Böylesi bir kirlilik içerisinde iyi olan ile iyi görüneni; bilgili olan ile bilgili görüneni ayırt edebilme ve seçebilme hakimiyetine sahip olmak gerekiyor. Bu noktada kişinin kendisini bilgiyle beslemesi ve bilimin yolundan asla ayrılmadan süreci yönetmesi şüphesiz tek çıkış yolu…

Geçen gün İstanbul'da sektörden bir arkadaşımızla görüşürken konu çözüm ortaklarından açılınca; "Bu zamanda fotoğrafta görüntü vereceğimiz kişi ya da kişilere bile dikkat ediyoruz değil ki iş/çözüm ortaklığı" dedim. Bu liste muhakkak ki uzar gider, mühim olan seçebilmekte… Elbette ki çok farklı yöntemler var ancak Fransızların 'noblesse oblige' konseptine dayalı yaklaşım geliştirmek de bu seçimleri yaparken epey fayda sağlar. 

Çünkü bireyin kimliğinde, vicdanında yaşadığı değerler, bireyi belli bir şekilde seçimler yapmaya, bazı seçimleri de yapamayacağına işaret eder. Birinin karakterini sorgularken,
“Asla yapmayacağı nelerdir?” diye sorduğumuzda aldığımız cevap, o kişiyle ilgili önemli işaretler verir.  

Etrafımıza şöyle bir dikkatle gözlemleyip baktığımızda özbilinç yoksunu ziyadesiyle insan görüyoruz. Meşhur David Dunning Kruger efektine yani "Neyim eksik?" sendromuna kapılmışçasına… Bir diğer deyişle, algılama sapması yetersiz olan kişinin, yetersizliğini anlamama sendromuna... Bu durum profil de gözetmeyebiliyor, bir bakıyorsunuz bazen mesleğinin duayenlerinden bilinen bir isimde karşınıza çıkıyor, bir bakıyorsunuz 'her şeyi bilen insan' etiketini matah bir paye sanarak boynunda gururla taşıyan bir kişide tezahür ediyor. Bazen de konuyla alakasız birinde vücut buluyor. Haddini bilemiyor, kendini göremiyor.

Tam tersi bir durumda ise; bir işe veya konuya dair yeterli hakimiyeti olan insanların, hakimiyeti zayıf insanlara uyguladığı; 'Ne var ki bunda, ben yapıyorsam, o da yapar" zihniyetiyle kendi yaptığını küçültmesi söz konusu olabiliyor. Bu kez de kişi, yine algılama sapması nedeniyle kendi üstünlüğünü göremiyor.

Yetkin olmayan insanların belli kademelere gelmesi durumuna ise Kruger;
"Yetkin olmayan insanlar, becerilerine aşırı değer biçer" der.

 Algılama sapmasını engellemenin yolu bilimsel ölçümlerden geçiyor. Mesela Obama; "Eylemlerim, söylemlerim nasıl algılanıyor" diye ölçümletip bir sonraki adımı ona göre atardı. "İyiyim-mükemmelim herkes de beni böyle algılar" değil; iletişim mühendisliği önemsenmeli, iyi yönetilmeli.

Böyle dönemlerde haddinden fazla önemsenerek bilinirliğin tek yoluymuş gibi görülen ve görkemli cümlelerle bilinçsizce yazılan basın bültenleriyle; "Basında şu kadar sütun santim çıktım" zihniyeti de en az yirmi yıl öncesinde kaldı. İş bunun çok ötesinde artık.

Kişinin önce kendine dürüst, hesapverebilir, şeffaf, adil ve etik olması gerekiyor, kendisini anlamasıyla, sahicilikle, iletişimin kökü olan samimiyetle başlıyor. Sonra kurumlara sirayet ediyor. Bu yoksa, zaten karşınızdaki kişiden “değer bilgisi” içerisinde hareket etmesini de beklememeli. Keza şu dillere pelesenk edilen “değerler ve etik” kapsamında tutarlı davranış geliştirmesini de... Kendisinden bîhaber olanın değerleri de olmuyor.

Hoş, hakikat ötesi dönemde kendisinden haberdar olan da ne kadar var değerler ve etik yaklaşım, diyeceksiniz. Olmayana değil olması gerekene odaklanmalıyız daima, vasatlıktan itibara doğru çıkış orada. Yoksa kişiye her yol Paris. 

Aylin ONART
Şubat 2020
Devir Dergisi

(Tüm makalelerimi Spotify, Anchor, Google, Apple Podcast'te sesimden dinleyebilirsiniz.)

 

^ Sayfa Başına Dön