KORONAYLA GELEN ZAMANIN -DİJİTAL- RUHU

Bir virüsle tüm dünyada zaman durdu.

Hızlı yaşamla birlikte uyumlu salınan da, yaşama karşı kürek çeken de, yaşadığı zamanın ruhuna uyan da kısaca herkes, her şey bir süreliğine zamanla birlikte yavaşlamak zorunda kaldı.

Durdu durmasına ancak salgın sonrasında zamanın nasıl akacağı tartışılmaya başlandı.
Zira görüyoruz ki zaman, kaldığı yerden eskisi gibi akmayacak, yeni bir akışa doğru hazırlanıyor.

Bu yeni akışa uyum sağlayanlar “güçlü” olandan ziyade “dayanıklı ve esnek” olanlarla,
“şeffaf ve samimi” bir duruş gösterenler olacak. Yirmi birinci yüzyılın dijital çağın tam manasıyla uygulamaya konulduğu bir başlangıç olacağı şüphesiz.
 

Böylesi bir belirsizlik döneminde salgın sonrası yaşanacakları geçmişten gelen basmakalıp birikimlerle yorumlamak yanlış ve yetersiz olacağı gibi, olacaklara dair kesin bir dille konuşmak da bir o kadar isabetsiz olacaktır. İçinde akmaya başladığımız bu yeni zamanın getireceklerini yaşayıp göreceğiz elbette ancak öngörülerin nüvesini oluşturacak ipuçlarını da kaçırmadan iyi takip etmeli.

Toplumların artık enikonu dijital sistemlerle takip ve kontrol edilmesiyle ortaya çıkması öngörülen dijital otoriterleşme, neoliberalizmin temelden sorgulanması ve ülkeler arası ilişkilerde dayanışmanın artışı ve küresel işbirliği bu süreçte öne çıkan konular…
Beraberinde mevcut değerlerin de ciddi anlamda sorgulanması, yeni liderlerin yükselmesi ve insan-doğa birlikteliğine dair anlayışın güçlenmesi de öngörülüyor.

Koronavirüs salgını, II. Dünya Savaşı'ndan bu yana toplumlara ilk kez böyle radikal bir şekilde
iş gücünün, emeğin yeniden düzenlenmesini dayatmakla birlikte, şirketleri ve hükümetleri, hızla liyakate dayalı kadrolara ve bu kadroların acilen ihtiyaç duyulan yeni faaliyetlere yönlendirilmesine dair seferber etmeye başladı.

Dünyada ekonominin çarklarını döndüren sektörlerin bir kısmı, hastalığın yayılmasını önlemek amacıyla kapanırken temel mal ve hizmetler geriledi, bir kısmı ise talep artışı görüyor. Örneğin küresel ölçekte talep patlamasıyla karşı karşıya kalan market zincirleri birçok fast food zincirinden personel takviyesi almak durumunda kaldı.
Sanal market ve internet alışverişi uygulamalarındaki artış çok daha geniş bir banda yayıldı.

Paylaşım ekonomisi bu süreç içerisinde özellikle fiziksel mesafeden daha fazla etkilenenler arasında yer aldı. Ortak paylaşımlı ofis kullanımları, Airbnb tarzı uygulamalar, araç paylaşım sistemleri, ortak alanlarda sosyalleşme sunan konut projeleri gibi paylaşım odaklı yaklaşımlar bu süreçte kan kaybedenlerden…

Salgınla birlikte tekillik, bireysellik çoğu uygulamada en üst sıralara yerleştikçe iş dünyasında buna yönelik çalışmalar da yön değiştirecek ve bitişe geçen sektörlerin yerlerine iş piyasasını yeniden şekillendiren yenileri devreye girecektir. 

 

Tabi salgın boyunca kurumların ve markaların bu süreçteki yaklaşımları ve duruşları da itibarlarını artırma veya eksiltme yönünde müşterilerinden karşılık bulacaktır.
Zira bu anlamda tüketicinin tercihini belirleyecek olan; süreçle eş zamanlı refleks göstererek dayanışmayı ve aynı zamanda “insan odaklı yaklaşımı” benimseyen kurum ve markalar olacak. Yani bir nevi “virtue signalling”ten uzak, ahlaki elevasyonla ayrışan sahicilik ekseninde bir duruş gösteren markalar, kurumlar; tüketici nazarında tercih edilir olacak. Daha düne kadar sıkıcı bulunan “etik müşteriler” artık ilham verecek. Bu duruş, itibarla direkt ilintili ve doğru orantılı, yani itibarı da perçinleyen bir tutum elbette… Müşterilerin bir markada bakacağı ilk şey artık bu olacak.

Nitekim Edelman tarafından yapılan küresel bir araştırma, tüketicilerin yüzde 65'inin
bir markanın pandemiye verdiği yanıtın, pandemiye karşı gösterdiği duruşun ürünlerini satın alma olasılıkları üzerinde “büyük bir etkisi” olacağını gösterdi.

Hangi kurum, hangi marka bu salgının nihayetlenmesi ve çözümlenmesi için destek verdi, hangisi çalışanlarına yönelik insan odaklı bir yaklaşım gösterdi? Soru bu.
Cevabı ise markaların, kurumların itibarını ya bir üst seviyeye taşıyacak ya da daha alt seviyeye indirecek.
 

Pandemi sürecinde ülkelerin çöken sağlık sistemleri ve yetersiz kalan sağlık ekipmanı nedeniyle kurumların ve markaların sağlık sektörüne ve çalışanlarına dair verdiği destek, ürettikleri çözümler, insan odaklı yaklaşımla çalışanın yanında duran kurumlar tüketicilerin tercih sebebi olurken, süreç esnasında personel çıkartan, çalışan haklarını gözetmeksizin karar alan kurumlar  ve dolayısıyla markaları da tüketici nazarında itibar kaybı yaşayacak, bu çok açık.

Dolayısıyla bir markanın küresel salgın döneminde yapacağı en iyi pazarlamanın, çalışanlarına olabildiğince iyi davranması ve kriz yönetimine sunduğu çözüm odaklı destek olduğunu hatırlatmakta fayda var.
Buradan itibarın sadece kriz anlarında değil, yaşamın her anında bir “olmazsa olmaz” şeklinde artık benimseneceğini, yeni dönemde markalar ve kurumlar için bir felsefe olarak ele alınmasının yaygınlaşacağını öngörebilmek hiç de zor olmasa gerek.
 

Süreçle birlikte devletlerin ve özelleştirilen sağlık sistemlerinin bu ölçekte bir küresel salgına yetersizliği de ortaya çıktı. Özellikle sağlık sektöründe hızlı bir kamulaştırmanın başlayacağına dair öngörülerin yanı sıra zamanla ülkelerin tek merkezden dijital bir yönetime geçirileceğini öngörenler de var.

İspanya’nın bu süreci yönetirken tüm özel hastaneleri ve sağlık hizmeti sağlayıcılarını kamulaştırması başlangıç olarak görülüyor. Hatta İspanya işi bir adım daha ileri taşıyarak “vatandaşlık geliri” uygulamasına geçmeye hazırlanıyor. Yani devletin vatandaşına hiçbir ön şart aramaksızın temel ihtiyaçlarını karşılayabilmesi için ulusal veya bölgesel ölçekte, haneye değil de bireye sağlayacağı, iadesi istenmeyecek düzenli bir “gelir uygulamasına” geçilmesi amaçlanıyor ve kalıcı olması hedefleniyor. Tabi bu uygulamanın ne kadar sürdürülebilir olacağı ve insanları tembelliğe alıştırıp alıştırmayacağı da tartışılıyor. 

Diğer taraftan küresel platformlar Apple ve Google, kişilerin koronavirüs bulaşan biriyle temasa geçip geçmediğini tespit edebileceği yeni, ortak bir uygulama geliştiriyor. Salgınla birlikte birçok ülkede meşrulaşan dijital takip ve dijital gözetim de böylelikle devreye giriyor. Yani bu platformları kullananlar takibe alınmış oluyor ve Covid-19 hastalarıyla temas ettiklerinde kendilerine mesaj gönderiliyor.

İtalya’da ise salgın sonrası işe dönüşler için enfekte olmayanlara yönelik oluşturulacak bir “covid pass” uygulaması tartışılırken, iyileşen Covid-19 hastalarının işe dönüşleri içinse ayrı bir sistem oluşturulması görüşülüyor. 

Ve nihayetinde gelinen noktada İsveç’te deri altına enjekte edilen pirinç tanesi büyüklüğündeki çiplerle halk; kimlik kartı, kredi kartı ve anahtarını artık cebinde değil elinde taşıyor.
Ülkede, deri altına çip enjekte edilenlerin sayısı şimdiden 4 bini geçti bile…
 

Günlük hayatı kolaylaştırması amaçlanan çipleri deri altına enjekte ettiren İsveçliler,
bu çiplerle kapıyı açabiliyor, çipleri tren bileti yerine kullanabiliyor.

Ülkede şirketlerin de uygulamalarını gözden geçirmesine neden olan son dönemin modası çipler bir süredir demir yolları şirketleri tarafından kullanılıyor ve yolcuların biletleri, ellerindeki çiplerini taratarak kontrol ediliyor.

2018'de başlayan bu teknolojiye ilgi giderek artıyor ve sağlık amaçlı kullanılabileceği de belirtiliyor. Böylece kredi kartı, bilet, anahtar vs yerine geçen çipler, İsveçlilerin sağlık verilerini de depolamış olacak. Asıl soru şu ki; bu verilerin sahibi kim olacak?

Kişisel verilerin nasıl kullanılacağının son derece önemli olduğu bu dönemde, çiplerde toplanan verilerin sahibinin kim olacağı merak konusu…  Zira bu çiplerle bireylerin hareket profilinin çıkarılabileceğini vurgulayan uzmanlar, kişilerin denek gibi kullanılabileceği riskinin bulunduğuna dikkat çekiyor. 

Koronavirüs salgını süreç olarak bakıldığında terminolojiye yeni yeni kavramlar, sözcükler de dahil ediyor. Kişisel özgürlüklerin ve anayasal hakların belli ölçüde kısıtlanabileceğine işaret eden “biopolitika” bunlardan biri ve süreci dünyada biopolitikanın gelişi olarak yorumlayan uzmanlar var. Yanı sıra, “demokraside uyuyanların faşizme uyanacağını” söyleyip bütün gücün bilime geçeceğini, bilimin siyasetin yerini alacağını, çözüme dair cevapların artık sadece teknolojik olacağını ve bunu da “biofaşizm” olarak tabir eden uzmanlar da bulunuyor. 

Şimdilik yaşadığımız kadarıyla görünen, neoliberal kapitalizmin temelden sorgulanacağı,
“önce ben” diyenlerin silinip gideceği, şımartılmış ve rasyonalitesini kaybetmiş bireylerin yerini, kendi kendine yetmeyi öğrenen dayanışmacı bireylere bırakacağı ve fiziksel mesafenin uzun süre devam edeceği yeni bir dijital dünya düzeni, bizi bekliyor.  
 

Haruki Murakami, “Fırtınadan çıktığın zaman, ona yakalanan kişi olmayacaksın; işte fırtınaların konusu budur” der. Yaşadığımız bu dönem hiç şüphesiz dünyayı da bizleri de değiştiriyor.
Bu değişime karşı kürek çekmek yerine, mevcut durumu iyi görmeye çalışarak, alınacak aksiyonları ona göre hazırlamalı ve tüm yapılanmalarımızı gecikmeden “yeniye doğru” inşa etmeliyiz.    

Aylin ONART
Nisan 2020
Devir Dergisi

 

^ Sayfa Başına Dön