KADININ KONUMUNU ZİHNİYET DEĞİŞİMİNDEN ÖNCE TEKNOLOJİ DEĞİŞTİRECEK


KADININ KONUMUNU ZİHNİYET DEĞİŞİMİNDEN ÖNCE TEKNOLOJİ DEĞİŞTİRECEK

(Spotify Podcast'te söyleşimizi dinlemek için başlığı tıklayabilirsiniz.)

Bu ay sayfamda çok kıymetli bir konuğum var. Geçen ay denk getirip görüşemediğimiz psikolog ve yazar Gündüz Vassaf’la son haftalarda gündemden düşmeyen İstanbul Sözleşmesi ve erkek şiddetini konuştuk. Küresel salgın sürecini Amerika-Boston’da yeni kitap çalışmalarını sürdürürken yaşayan Gündüz Vassaf’la laf lafı açtı, kadına yönelik şiddet konusu ile birlikte korona günleriyle yaşadığımız değişim süreci ve farklı konular da söyleşimize kendiliğinden dahil oldu. Hepsi sığmayınca konuştuklarımızın bir bölümü de önümüzdeki aya, Ekim sayısına kaldı.

İstanbul Sözleşmesi’nde Türkiye ilk imzacıydı, şimdi konu tam tersi bir noktaya geldi, sözleşmeden Türkiye’nin çıkacağı yönünde… Akabinde tepkiler yükseldi birçok çevrelerce, sokaklardaki tepki yürüyüşlerinde kadınlar yer yer polis şiddetiyle karşılaştı. Görüşülmesi beklenirken de ertelendi. Her şeyden önce şu açıdan bakmak istiyorum; eşitlik ve insan hakları ekseninde sürecin konuşulması gereken yerde bunun ancak sözleşmeyle sağlanması, sözleşmeye ihtiyaç duyulması başlı başına bir utanç vesilesi. Elbette şiddetin her türlüsüne karşı olunmalı, kadına, erkeğe, hayvana ve dahi her canlıya ancak yüzyıllardır da süregelen bir erkek şiddeti var ve bu, “erkek şiddeti” olarak da dile getirilmiyor, “kadına şiddet” olarak etiketlendi, erkekler tarafından özellikle çok imtina ediliyor. Nedir bunun altında yatan neden?
Sevgili Aylin, benim söyleyeceğim, içimde olan birçok şeyi siz dile getirdiniz, yani aynı sayfadayız. Siyasi düzeyde insan haklarının tartışma konusu olması siyasetin düzeysizleştiğini gösteriyor Oy ve iktidar; sağlığın, insan haklarının, çocuğun, yaşam ve ölümün üstünde…
Bu, siyasetin giderek düzeysizleştiğini gösteriyor, Türkiye de bunun çok somut bir örneği… Bunun dışında kültür derseniz, her ülkenin bir erkek vahşeti var farklı düzeylerde, matriyarkal (anaerkil) bir toplumdan gelmiyorsa. Fakat farklı olan, birçok ülkede yine Japonya’yla mukayese edeceğiz, okullarda, daha ilkokulda dile getiriliyor, bizde ise daha çok gelenekler dile getiriliyor. Geleneklerin içinde din de var, din içinde erkeğin aile reisi olması da var.
Yani gelenekler adına insan hakları heder edilmiş oluyor ve burada da darbe yiyen en çok çocuk ve kadın! Çünkü erkek şiddetinden söz ederken, çocuğun ne yaşadığından hiç söz edilmiyor. Koca şiddetine, baba şiddetine, erkek şiddetine maruz kadının bir kısmı da anne. Bir kısmı da çocuklarının gözü önünde oluyor. Kimi erkek çocuklar için bu durum, şiddeti öğrenme süreci olabiliyor, kimisi için de aileden kopuşu başlatıyor ve belki de ileride kendisinin mutsuz bir baba olmasına yol açabiliyor.

Aslında gelenekler diyoruz ama geçmişe baktığımızda ilk Türk kadın hükümdarı Tomris Hatun… Oralardan bu döneme nasıl evrildi de süreç bu aşamalara geldi?
Güzel bir gözlem… Fakat benim kontr gözlemim, matriyarkal bir aile değilse, örneğin İngiltere’de Margaret Thatcher’ın Başbakan olması erkek egemen iktidarı değiştirmedi, erkek şiddetini de değiştirmedi. Yani erkeklerin kuralları koyduğu bir toplumda kadının hükümdar olması, bakan olması, polis müdürü olması hatta general olması bir şey değiştirmiyor. Dışarıdan baktığımızda belki ‘Ne güzel, onlar da erkeklerle eşit diyoruz’ ama eşit oldukları dünya, erkek egemen bir dünya, erkek egemen şiddetin geçerli olduğu ve tasvip edildiği bir dünya…

Zihniyet dönüşümü teknolojiyle birlikte hızlanabilir mi? Dünya Ekonomik Forumu’nun raporunda kadınların erkeklerle eşit haklara sahip olması için en az 100 yıl, erkeklerle eşit ücrete sahip olması içinse 257 yıl geçmesi gerektiği belirtiliyor örneğin. Erkeklerin de son yıllarda destek amaçlı şiddete ses çıkarmaya başladığı ve konuya yönelik ilgili STK yönetimlerinde görev aldıklarını görüyoruz ancak çok az… Nasıl yaklaşmak gerekiyor?
Zihniyet dönüşümünden önce sanıyorum teknolojik dönüşümün getirdiği yeni bir dünya olacak. O da özellikle evden çalışma, şimdi koronada yaşadığımız. Biliyorsunuz bu tür süreçler, savaşlar, pandemiler vs zaten toplumda olan gelişmeleri olumlu ya da olumsuz hızlandırmış oluyor. Yani evden çalışma başlayalı belki 30-40 yıl oluyor ama bu hızlandı şimdi.
Çalışan kadının rolü de çok değişecek tabi evden çalışırken. İş yerine giderken, iş yerinde,
eve dönerken, iş seyahatlerinde maruz kaldığı endişelendiren durumlar, evden çalışmakla büyük ölçüde ortadan kalkacak. Bu, kadın için yeni bir özgürlük alanı bence… Zihniyet değişiminden önce teknoloji, kadının konumunu değiştirecek. Zaten kadın son yıllarda üniversitede erkekten daha çok okuyor, ister Finlandiya olsun ister Türkiye olsun kadının geldiği pozisyonlarda evden çalışması çok daha kolay… İş yerinde artık olması gereken giderek kaba bir erkek gücü… Ona da zaten ileride robotlarla falan gerek kalmayacak. Ancak erkek zaten meslek olarak ayrışmaya başladı, daha az para getiren işlerde çalışmaya mecbur kalacak. Bu şekilde gidersek önümüzdeki 10, 20 yılda kadınlar çok daha zihin gerektiren, zihinsel kıvraklık gerektiren, sabır, hoşgörü gerektiren işlerde daha sorumlu mevkilerde olacaklar,
daha iyi oldukları için, bütün araştırmalar bunu gösteriyor.

Peki bu teknolojik gelişmelerin dayatacağı değişim, erkek zihniyetini ne yönde etkileyecek?
Eğer çocuk eğitimi konusunda erkek bambaşka bir adreste, kadın bambaşka bir adreste ise bu daha olmadı demektir.

Nasıl buluşturacağız peki?
Galiba kadının, elini erkeğe uzatmasıyla… Çünkü erkek artık iktidarını kaybettikçe giderek şamar oğlanı olma durumunda… Nasıl ki dinler ve ulus devletler bence artık uzatmaları oynuyorsa, erkek egemenliği de aynı şekilde uzatmaları oynuyor ve uzatmaları oynadıkça o kıvılcımın küllerinden şiddetini daha da çok ortaya çıkarıyor yani istatistikler yükseliyor bazı yerlerde… Artık pabucu dama atıldığı ve yeni konumunu kendine yediremediği için erkeğin şiddetinin artmasında bu durumun büyük rolü var.
Hatırlıyorum ABD’de 1950’lerde 60’larda bir aile komedisi, televizyon dizisi vardı, ismi:
Baba En İyisini Bilir. İki çocuklu bir aile, anne ile oğul her şeyi halletmeye çalışır, babadan gizler, fakat anne beceremez ve sonunda babayla konuşalım, der. Babaya giderler, baba doğru kararı verir ve aile mutludur. Şimdiki televizyon dizilerinde ise baba hakikaten şamar oğlanı. Bir şeyi en son bilen, gülünen, hiçbir şey beceremeyen, boş oturan kişi rolünde daha çok.
Büyük bir değişiklik oldu. Bu da hoş bir şey değil. Hele artık erkeğe giderek daha az ihtiyaç kalıyorsa, savaşlarda bile sanal savaşlara dönüş, siber savaşlar, robot askerler vs yani erkeğe
ne kalacak, erkek takımında futbol oynamak, boks yapmak vs falan kalacak.

Kas gücünü gerektiren işler gittikçe azalacak.
Tabi azalacak, çocuk yapmak için bile erkeğe ihtiyaç yok. Spermi alıp çocuk yapabilirsiniz hatta yapay spermle bile çocuk yapabilirsiniz. Bu durumda pabucu dama atılmış bir erkekle mi yaşamak istiyoruz, yoksa elimizi uzatıp, bu da kadınlardan gelecek bir şey ama, şimdiye kadar altta olan elini uzatıp onu yukarı çekmeye mecbur. Yoksa kadın ve erkek ayrışmasının arttığı bir dünyada da yaşıyor olabiliriz. Yani üstte kadınlar, altta erkekler. Bu da oluyor bazı yerlerde. Böyle olunca cinsel ilişkiler değişiyor, sevici kadın sayısı çoğalıyor, sadece eskiden saklandığı için değil, istediği gibi bir erkek de bulamadığı için…

Küresel ölçekte bahsettiğiniz bu teknolojik gelişmelerin kadının toplumsal pozisyonunu üst seviyeye taşıması hatta bunu dayatması, Türkiye’de mevcut erkek zihniyeti açısından kolaylıkla kabul edilebilir olur mu? Yoksa mecbur mu kılar?
İsveç’e göre daha zor, Malezya’ya göre daha kolay olabilir. Ama çok daha kolay da değil.
Beni çok sarsan bir anımı paylaşmak istiyorum tam bu noktada: Malezya’da deniz kenarında bir plajdayım, Langkawi adasında. 7 yaşlarında bir erkek çocuğu, yanında annesi babası da var,
6 yaşlarında da bir kız kardeşi, plajdayız ve kızın başı örtülü. Vücudu da örtülü ve denize giriyor. Kendimi 7 yaşındaki ağabeyinin yerine koydum, bir erkek ağabey olarak; belki 5 yaşına gelene kadar benim kız kardeşim başı örtülü değildi, benim gibi üstü çıplak koşuyordu.
O kıyafete birden bire girince benim kız kardeşim nezdimde değişti, o artık 6 yaşında bile namusu korunacak birisi oldu. Benden farklı birisi oldu, benim korumam gereken birisi oldu. Onun namusu benim namusum oldu. Şimdi o 7 yaşındaki erkek çocuğun kadınlara yönelik bakışının, yaklaşımının -ki bu İslam’dan gelen, dininden gelen bir şey- nasıl değiştiğini tahmin edebilirsiniz. Artık hayat boyu bu çocuk bir mesaj aldı ve bir tavır yaşayacak. O bakımdan İsveç’te olmasından daha zor Türkiye’de, Malezya’dan daha kolay. Ama çok daha kolay değil.

Bu noktada İstanbul Sözleşmesi gibi uluslar arası düzeyde yürürlükte olan sözleşmelerin önemine ve Türkiye’de yürürlüğe girdiği takdirde sözleşme maddelerinin uygulanmasına yönelik ortaya konulacak iradeye dair ne söylersiniz?
Her halükarda bu tarz sözleşmeler, istemeyenleri bir şey yapmaya, bir şey imzalamaya mecbur bıraktığı için varlar. Bu bir anlamda dur demek yani daha ileri gidemezsin demek. Çünkü daha da kötüsü olabilir, kadına yapılabilecek esaretin sonu yok tarihten biliyoruz. Cumhuriyet tarihinde kadının konumu oldukça değişti ama bu demek değil ki eskideki bazı uygulamalara gelenek adına dönülebilir, dönülebilinir ancak bu tip sözleşmeler bir ışık yakıyor en azından, tam kırmızı olmasa bile bir ışık yakıyor, güçleştiriyor kadının durumunu zorlaştırmayı…
Bir de böyle uluslararası bir sözleşme sayesinde hak savunucularına, onların protestolarına, imzalarına, konuyu başkalarına dillendirmelerine meşruiyet kazandırıyor. Yoksa tek başına “Sen kim oluyorsun” olacak veya en fazla bir mahalle komitesi, bir dernek bazında olacak. Uluslararası sözleşme çerçevesinde sahip çıkalım denince başka bir konumda oluyor kadının hakkını savunanlar. Aslında kadın hakkını değil de insanın hakkını savunanlar. Yani kadın dediğimiz müddetçe, sizin demin işaret ettiğiniz şiddetin müsebbibi erkeği göstermedikçe ve kadın kadın dedikçe, bu şey demek gibi, zenci zenci/siyahi demek gibi, onunla birlikte bütün ön yargılar onun sırtına bindiriliyor. Onun için insan demek lazım önce.

Ne yazık ki kadının hayatına ve haklarına tecavüz edilmesi, kadına yönelik şiddet dünyada insan hakları ekseninde ele alınamadı. Erkek şiddeti hep gündemde… Yapılması gereken çok şey var ama konunun kökten çözümlenmesi için nasıl bir adım atılması gerekir ilk etapta, ki ne erkek kadından üstün olsun ne de kadın erkekten üstün olsun ve toplumsal cinsiyet eşitliği, hak eşitliği sağlansın?
Çok zor bir soru ve bir anlamda da kolay bir soru… Çünkü ne kadar tabandan bir hareket olursa o kadar bir değişim olabiliyor. Tabandan hareket bazen bir gün içinde çıkabiliyor, hiç beklenmedik hareketler, dünyada Gezi benzeri hareketler gibi, bazen de adım adım çıkabiliyor ama bir anda çıkan bile adım adım olan farklı şeylerin birikimi sonunda çıkıyor. Onun için mümkün olduğu kadar hemfikir olduğumuz kişilerle bunu ‘Daha ne yapabiliriz?’ diye konuşarak değil, çünkü o bizi bir köşeye itiyor ve sıkıştırıyor, sabırsızlaştırıyor, edilgenleştiriyor, kötümserleştiriyor. Bir apartmanda oturuyorsak üst kattaki, alt kattaki komşumuzla ilk önce konuşmaya başlayabiliriz. İşte böyle bir şey olursa şunu yapabilirsin, şuraya telefon edebilirsin diyebiliriz. Ama bu ihbardan önce aile meclisleri, komşu meclisleri kurabiliriz hemfikir olmadığımız ama her gün yüz yüze geldiğimiz insanlarla, bazı şeyleri birbirimize borçlu olduğumuz insanlarla… Kendi kulvarımızda, meclisimizde kaldığımızda ilerleyemiyoruz, dur diyebiliyoruz ama ilerleyemiyoruz. İlerlemek için topluma yaymak lazım, toplum baskısı lazım. Bunun için de bu konuları konuşmadığımız insanlarla bu konuları konuşmamız lazım. Komşuluk ilişkisi sadece ‘fiyatlar arttı, bugün hava harika’ gibi konuşmalar değil tabi, ki genellikle böyle olur.

Devamı Ekim sayısında…


Devir Dergisi
Eylül 2020


(Tüm yazılarımı Spotify, Anchor, Google ve Apple Podcast'te sesimden dinleyebilirsiniz.) 

 

^ Sayfa Başına Dön