EĞİTİMDE, TIPTA, ADALETTE VATANDAŞIN HAK ETTİĞİ KARŞILIĞI BULAMAMASI TÜRKİYE’DEKİ OPORTÜNİZMİN NEDENİ

“EĞİTİMDE, TIPTA, ADALETTE VATANDAŞIN HAK ETTİĞİ KARŞILIĞI BULAMAMASI TÜRKİYE’DEKİ OPORTÜNİZMİN NEDENİ”
(Spotify Podcast'te söyleşimizi dinlemek için başlığı tıklayabilirsiniz.)

Geçen ay sayfama konuk olan Türkiye’nin önde gelen psikologlarından Gündüz Vassaf’la kaldığımız yerden bu ay devam ediyoruz. Konuştuklarımızın son bölümü de Kasım sayısında yer alacak. Gündüz Vassaf’la İstanbul Sözleşmesi ve erkek şiddeti başta olmak üzere korona günleriyle içinden geçtiğimiz ve sonrasında yaşayacağımız değişim süreci ile birlikte farklı konuları da konuştuk.

Sudan’da bir değişim oldu biliyorsunuz. 30 yıl sonra bir demokrasi süreci başladı. “Kadının yeri evi değil devrimdir” sloganıyla bir kadın hareketi öncülüğünde başladı bu süreç. Ve 24 yaşında bir mimarlık öğrencisi Alaa Salah sembol oldu. Bunu nasıl yorumladınız?

Kadının yeri kendisini huzurlu, rahat, kendisinde hissettiği bir ortamdır. Bu, provokatif ve kadını namlunun ucuna iten bir söylem bence… Ancak Türkiye’de bir yerlerden bir yerlere geldik yine de, bakın olumlu ve önemli bir şey paylaşayım: Babam psikiyatristti, onun da hocası ve birlikte muayenehaneleri de olmuş, Türkiye’de psikiyatrinin kurucusu Mazhar Osman. Yıl 1936, babam evlenecek, şahitlik yapsın diye Mazhar Bey’e gidiyor. Mazhar Bey; “Tabi, tabi olurum Ethem, gelinimiz kim?” diye soruyor babama. Babam da anlatıyor, önce Amerikan Kız Koleji, sonra İstanbul Üniversitesi Felsefe mezunu diyor. Mazhar Bey bu yanıt üzerine; “Okumuş kadınla evlenilmez” diyor ve şahit olmayı reddediyor. Şimdi bunu diyen insan, Türkiye’de psikiyatrinin kurucusu. Türkiye’de psikiyatrinin kurulması olumlu bir adım. Çünkü insanlar zindanlardan, zincirlerden kurtuluyorlar, artık hastanede bir bakım görecekler, müthiş ileri bir adım, geç kalmış bir adım. Fakat bu adımı atanın kadın telakkisi bu. Aradan kaç yıl geçti 84 yıl, şimdi böyle bir şey inanılır gibi değil. Yani zihniyet değişiyor.

Değişiyor ancak demek ki biz göremeyeceğiz, bunu anlıyoruz. Biraz da WEF’in raporunu doğrular nitelikte bu söyledikleriniz, kadınların erkeklerle eşit haklara sahip olması için en az 100 yıl, eşit ücrete sahip olması için de 257 yıl geçmesi gerektiğine dair ölçümleri vardı.

Teknolojinin devreye girmesiyle bu değişecek bence.  Mesela kadının otomobil kullanabilmesiyle çok şey değişti, bir özgürlük alanı açıldı kadına… Her kadın otomobilli değil tabi ancak önemli bir değişiklik. Teknolojik gelişmeler süreç için önemli..

 İstanbul Sözleşmesi’ndeki özellikle toplumsal cinsiyet eşitliği konusu sözleşmeye karşı olan çevrelerce, biyolojik eşitliği, cinsiyetsizleştirmeyi dayatıyor, denilerek reddediliyor. Bu karşı çıkışları nasıl yorumlarsınız?

Eşitlik kelimesi zaten yanlış bir kelime. Mesele eşitlik değil, mesele her bireyin hakkını alabilmesi, her bireye adil davranılabilmesi. Kadın ve erkeği yan yana getirip yanına eşit kelimesi koyunca bunu toplumun idrak etmesi çok güç. Temel tepki bu; kadın ve erkek nasıl eşit olabilir, Allah eşit mi yarattı bu iki varlığı, eşit olsa birbirlerine benzerler denilerek bir tepki çıkıyor. Bu sadece Türkiye için değil, birçok ülkede böyle. Birçok yerde zaten kadın da kendisini erkeğe eşit görmüyor. Çünkü eşit değil, başka. Önce “insan” o nedenle. Eşitlik maalesef talihsiz bir kelime.

Toplumda göz önünde olan popüler erkeklerin de beraber olduğu kadınlara yönelik fiziksel veya psikolojik şiddet uyguladığı son aylarda sıkça gündemdeydi. Popüler isim olunca daha bir korumacı, kayırıcı, dostlarının koruması altına alınan bir yaklaşım çıktı ortaya… “Ben dostumu tanıyorum öyle bir şey yapmaz” deniyor veya sessizliğe bürünüyor ortam, hiçbir yorum yapılmıyor, şiddet gösteren tanınmış, ünlü bir isim olunca, daha gizli saklı tutulmaya çalışılıyor. Biraz girift ilişkiler de söz konusu sanki,  fayda çıkar ilişkisine mi dönüyor acaba? O zaman,  post truth sürecinden geçtiğimiz bu çağda sahicilik diyoruz, sahici olmak diyoruz, o sahiciliği nasıl yakalayacağız da bu dediğiniz değişimleri yaşayacağız? Nasıl olacak, nasıl çıkacağız bu keşmekeşin içinden?

Sizden cevabı aldım zaten; “fayda, çıkar ve girift” yani sessizliğimiz bundan. Türkiye’de daha sanatta kitap eleştirisi yok, müzik eleştirisi yok, herkes birlikte ve birbirlerini eleştirmekten korkuyorlar. O da beni eleştirir diye veya ona bir gün ihtiyacım olur diye. Başka bir örnek vereyim, kadından biraz dışarı çıkacağım ama; var bir oportünizm bizde. Oportünizmin nedeni de devlet önünde zayıf durumda olmamız, kurumların gelişmemiş olması, torpile her zaman ihtiyaç duymamız. Örnek üniversiteden, YÖK diye bir şey çıktı ta 12 Eylül döneminde biliyorsunuz, üniversite özerkliğini ve akademik özgürlüğü sildi götürdü. Türkiye’nin nispi özgürlük ortamlarında üniversite hocalarının YÖK’e karşı, artık bunu kaldıralım diyebilecekken, kendi rektörlerini, dekanlarını seçebilirken hiçbir hocanın sesi çıkmadı. Ama Hrant Dink için çıktı, Yunanistan’la ilgili çıktı, devleti eleştirirken çıktı, yetmez ama evette çıktı, Gezi’de çıktı, saymakla bitmez. Niçin üniversitede çıkmadı? Çünkü üniversite içinde arkadaşlarına ters düşebilir, “Derse girmeyelim bugün boykot edelim” derse ters düşmek istemiyor, çünkü ondan çıkarı olabilir. Ve maalesef bu, her konuda böyle. Yani bir taciz konusunda böyle, demokrasi konusunda böyle, iş; bir kişi hakkında konuşmaya gelince veya kişi, bir kimseyi ilkelere sahip çıkarak rencide edebileceğini hissettiğinde, kıvırtıyoruz. Oportünizm, fakat oportünizmin nedeni de kurumsallaşamama; eğitimde, tıpta, adalette vatandaşın hiçbir zaman hak ettiği karşılığı bulamaması.

Böyle olunca da insan umutsuzluğa düşüyor bir an. Özellikle işe alım süreçlerinde hep tartışılır biliyorsunuz liyakat mi sadakat mi diye. Ne bildiğimizden ziyade kimi tanıdığımızın önemli olduğu bir kayırma ekonomisi toplumları ne yönde etkiler? Bir röportajınızda okumuştum: “Yeni bir ahlak lazım” demiştiniz. Acaba nasıl bir yeni ahlak olmalı ki toplumlar üzerinde olumluya, daha çok iyi insanın ortaya çıkmasına yön versin? Kötümser konuşuyorum belki ama Türkiye’de gündemde olanları takip ettikçe insan ister istemez karamsarlığa düşüyor zaman zaman. Sizin önemsediğim, manidar bir tabiriniz de var; “Umut değil gerçekçi iyimser olmalıyız” diyorsunuz. Nasıl bir ahlak olmalı?

Bir defa, sizi dinlerken “İyi ki kadın değilim” diyorum, çünkü ne kadar ayrıcalıklı bir konumda olduğumu tekrar tekrar hissettim konuşmamız boyunca. Onun için kolay gelsin. “Kolaysa başına gelsin” de diyemezsiniz.(gülüşmeler) Bu dönüşümde bence sanat çok eksik, sanat ahlaksız hatta, eksik olduğu için ahlaksız. Edebiyatta, müzikte, pop şarkılarında özellikle, televizyon dizilerinde bu konular işlenebilir. Halbuki tam tersi gelenekler işleniyor veyahut stereotipler işleniyor. Kolaycılığa kaçıyoruz.

Ana haberde kadın cinayetlerini verirken, dizilerde de töre cinayetleri, şiddet gören kadın, mafya konuları işleniyor genelde, orada da şiddet. Bu da tam bir tezat tabi.

Bu zorlama da olmaz tabi, yani bir angaje halinde kadından yana konuşacağız demek de komik olur. İyi bir sanat ancak bunu çıkartabilir, yaşamın dokusundan, kokusundan çıkartabilir. Bu da yapılmıyor. Hala aşk hikayeleri yazıyor romancılar, erkek kadını kovalıyor, kadın erkeği kovalıyor vesaire, bitsin artık bu.

Ticari kaygılar sanırım bu dediğiniz değişimi yakalatamıyor bir türlü?

Ticari kaygılar da var, alıştığımız formüller de var yani düzenin içinde o sanatın da alıştığı şablonlar var sadece ticari değil. Mesela çok tanınan bir şarkıcı, kendisini yaralayan bir konuda, sevdikleri yaralandığı için ben de onlarla birlikte yaralandım diyerek bir şey yapabilse çok meşhur olduğu için etkileyebilir kamuoyunu ve takipçilerini. Hatta maço falan biriyse daha da etkileyebilir.

Şiddet göstersin göstermesin erkek, şiddet konusunda kadına destek vermek, el vermek adına kolaylıkla kadının yanında yer alamıyor. Şiddetin önlenmesi için erkeklerin kadınların yanında yer alması neden zor oluyor?

İlk aklıma gelen şu; kadınlar bu konuda genellikle kendi aralarında örgütleniyor. Bir iki erkek gelirse, o biraz süs gibi geliyor, süs erkek oluyor, o erkek de; ben o bildiğiniz erkeklerden değilim, yani ben modern bir erkeğim diyerek, hoş görünmek için, çağdaş bir erkek görüntüsünde kendisini hissettiği için geliyor. Bir hareket kurulacaksa daha eşit sayıda olması lazım.

Karma hareketler dönemine belki bu süreç bizi taşır. STK’larda artık ayrışmadan, kadın erkek bir arada olunan sivil toplum kuruluşlarına, örnekleri var tabi ancak çok az sayıda…

Zaten yeteri kadar STK var her ne kadar İsveç, Türkiye’nin belki bin misliyse de… Bu STK’ların çıkması birçok konuya kimi kişileri duyarlı kıldı ama kesinlikle toplumun yüzde ellisine, altmışına, yetmişine değil… Belki yüzde beşine, belki yüzde onuna duyarlı kıldı, çünkü kimisi çok dar gruplar zaten… Yani toplu hareketleri çok böldük, aynı pastadan pay almak için, o insan hakları pastasından pay almak için birbiriyle yarışan STK’lar var, bu hoş bir şey değil… Ve bu durum düzenin de işine geliyor, tam bir böl yönete sürüklemiş oluyor. Çok somut bir örnek vereceğim yurtdışından; 12 Eylül dönemi, Türkiye’de YÖK var, İsviçre’de bir sivil toplum kuruluşunun toplantısındayız, o günlerde Güney Amerika diktatörlüklerinde üniversiteler felaket durumda, Türkiye de aynı duruma girmiş ve ben de Türkiye’yi anlatacağım. Toplantıya Türkiye’yi anlatmak üzere girerken Latin Amerika delegeleri beni boykot ederek toplantıyı terk etti. Çünkü Türkiye gündeme gelince Latin Amerika biraz gündemden düşecek diye, maalesef bu var. Onun için bu grup, o grup derken bizi bölüyor, sizin dediğiniz gibi karma hareket hepimizi birleştirecek bir hareket. Daha geniş çapta yerel kolları olan, daha toparlayıcı gruplar olmalı. O olmadığı müddetçe, bir STK’da ilgili konular belki dikkat çekiyor, uyarıcı rolü oynuyor, sesini duyuruyor ama pek değiştirmiyor, savunmada kalıyor.

Etkileşimi kuvvetli olan sivil toplum kuruluşları sanırım daha fayda sağlayıcı olur, konunun olumluya evrilmesi yönünde…

Kesinlikle, kesinlikle…

Biraz daha bireye indirgediğimiz zaman özellikle bu korona süreci daha bir bireyselleşme, tekilleşme sürecine sanki taşıyacak insanlığı, dolayısıyla bu bahsettiğiniz birliktelikler, birlikte hareket etmeler, umutsuzluğun kırılması vb daha mı kolay olacak daha mı zor olacak acaba insanlık için ve tabi bizim ülkemiz için öncelikle?

Yani bilemiyorum Aylin, sevginin dilinin değişmesi lazım. Bu uzun süreç içinde herhalde cinsel ilişkiler azalmıştır diye düşünüyorum ama azalmışken temaslar belki artmıştır, diyalog belki artmıştır diye düşünüyorum, emin değilim tabi elimde hiçbir araştırma yok. Bu açıdan umutluyum o anlamda, çünkü daha çok konuşabildik sevdiğimizi söylediğimiz kişilerle veya cinsel ilişkide bulunduğumuz kişilerle. O diyalogun da tekrar buluştuğumuzda etkisi süregelecektir diye düşünüyorum.

Konuşmamızın başında kişiler arası diyalog apartmanlardan başlamalı, komşuluk ilişkilerinde özellikle farklı fikirlere sahip insanlarla bir araya gelmeliyiz ve bu konuları konuşarak harekete geçmeliyiz, adım atmalıyız artık dediniz ancak bir yandan da günümüzde aynı apartmanda oturan insanların birbirine selam vermediğini, birbirini tanımadığını, bir günaydını esirgediğini, hatta yaşadığı çevreyi de bilmediğini görüyoruz. Böyle bir bilgi, görgü yoksunluğuyla bu iş nereye varır sizce, olabilir mi?

Sevgili Aylin, 50 daireli veya 6 daireli bir apartmanda, 6 daire ise diyelim 4 kişiden 25-30 kişi, belki birisi vardır bir STK’ya üye olan veya bir konuda aktif olan, o başlayabilir, birisinin kapısını çalmakla başlayabilir. Her gün günaydın dediği ama ikinci konuşmanın arkasından gelmediği bir komşusuyla, günaydından sonra nasılsınız diye sorarak bir aşamaya gidebilir. Yerel olmak şart.

 

Üçüncü ve son bölüm Kasım sayısında…

Devir Dergisi
Ekim 2020

(Tüm yazılarımı Spotify, Anchor, Google ve Apple Podcast'te sesimden dinleyebilirsiniz.) 

                         


^ Sayfa Başına Dön